Hayal
Yeni Üye
Antropogoni Mitleri Nelerdir? Farklı Kültürlerde İnsanlığın Kökenini Anlatan Hikâyeler
İnsanlığın nereden geldiği sorusu, sanırım tarihin en eski meraklarından biri. Farklı toplumların ateş başında anlattığı hikâyelere, kutsal metinlere, destanlara ve sözlü geleneklere baktığımızda aynı temel soruyla karşılaşıyoruz: “Biz nasıl var olduk?” Bu soru yalnızca biyolojik bir başlangıcı değil; insanın toplumdaki yerini, doğayla ilişkisini, cinsiyet rollerini, ahlaki değerlerini ve dünyayı anlamlandırma biçimini de kapsıyor.
Antropogoni, yani insanın yaratılışını ve kökenini anlatan mitler, hemen her kültürde karşımıza çıkar. Bu anlatılar bilimsel açıklamalar değildir; ancak toplumların kendilerini ve evrendeki yerlerini nasıl gördüklerini anlamak açısından büyük önem taşırlar. Kendi araştırmalarım sırasında farklı kültürlerin yaratılış anlatılarını karşılaştırdığımda dikkatimi çeken en önemli nokta şu oldu: İnsanlar binlerce yıl boyunca farklı coğrafyalarda yaşamış olsalar da “insan olmanın anlamı” üzerine benzer sorular sormuşlardır.
Antropogoni Kavramı ve İnsanlığın Köken Arayışı
Antropogoni kelimesi Yunanca “anthropos” (insan) ve “gone” (oluşum, doğuş) kelimelerinden gelir. Temel olarak insanın nasıl yaratıldığına veya ortaya çıktığına dair anlatıları ifade eder. Bu mitler çoğunlukla üç temel konu etrafında şekillenir:
- İnsan hangi maddeden yaratıldı?
- İnsan ile doğa arasındaki ilişki nasıl başladı?
- İnsan neden diğer canlılardan farklı kabul edildi?
Bu sorulara verilen cevaplar toplumların inanç sistemlerine göre değişmiştir. Bazı kültürlerde insan topraktan yaratılırken, bazılarında ağaçtan, sudan, gökten gelen kutsal bir güçten veya kozmik bir olaydan doğar.
Antropogoni mitlerinin ortak özelliği, insanı sadece fiziksel bir varlık olarak değil, anlam taşıyan bir canlı olarak ele almalarıdır. Bu nedenle bu hikâyeler, toplumların değerlerini ve korkularını da yansıtır.
Mezopotamya Kültürlerinde İnsanlığın Yaratılışı
İnsanlığın en eski yazılı yaratılış anlatılarından bazıları Mezopotamya uygarlıklarına aittir. Sümer, Akad ve Babil geleneklerinde insanın yaratılışı genellikle tanrılarla ilişkilendirilir.
Babil yaratılış destanı Enuma Eliş’te insanın yaratılışı, tanrıların düzen kurma çabalarıyla bağlantılıdır. İnsan, tanrılara hizmet etmek ve kozmik düzenin devamına katkı sağlamak amacıyla yaratılır. Sümer mitolojisinde ise insanın kil kullanılarak yaratıldığı anlatıları bulunur.
Bu anlatılarda dikkat çeken nokta, insanın hem değerli hem de sorumluluk taşıyan bir varlık olarak görülmesidir. İnsan doğanın sahibi değil, daha büyük bir düzenin parçasıdır. Günümüzde çevre krizleri düşünüldüğünde bu eski anlatıların doğayla ilişki konusunda hâlâ düşündürücü mesajlar taşıdığını söylemek mümkündür.
Yunan Mitolojisinde İnsanlığın Ortaya Çıkışı
Antik Yunan kültüründe insanın yaratılışı farklı mitlerle açıklanır. Bunlardan en bilineni Prometheus anlatısıdır. Prometheus’un insanları kilden şekillendirdiği ve onlara ateşi verdiği kabul edilir.
Ateş burada yalnızca fiziksel bir araç değildir; bilgi, teknoloji ve uygarlığın sembolüdür. Ancak ateşin insanlara verilmesi tanrılar tarafından cezalandırılması gereken bir olay olarak görülür. Bu durum, insanın gelişme gücü ile sınırlarını aşma tehlikesi arasındaki gerilimi anlatır.
Yunan mitleri insan doğasına oldukça karmaşık yaklaşır. İnsan yaratıcıdır, düşünebilir ve gelişebilir; ancak aynı zamanda kibir ve aşırılık nedeniyle sorun yaşayabilir. Bu yaklaşım günümüzde teknoloji tartışmalarında bile karşımıza çıkan bir düşüncedir.
İbrahimi Dinlerde İnsan Yaratılışı Anlayışı
Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam geleneklerinde insanın yaratılışı önemli bir yere sahiptir. Tevrat ve İncil’de insanın topraktan yaratıldığı, Tanrı’nın ona yaşam verdiği anlatılır. İslam geleneğinde de insanın topraktan yaratıldığı ve ona ruh üflendiği ifade edilir.
Bu anlatılarda insan özel bir konuma sahiptir. İnsan sadece fiziksel bir varlık değil, ahlaki sorumluluğu olan bir canlıdır. İslam düşüncesinde insanın yeryüzünde “halife” olarak görülmesi, onun doğayla ve diğer canlılarla ilişkisine dair önemli yorumlara yol açmıştır.
Bu kültürlerde yaratılış anlatıları yalnızca başlangıcı açıklamakla kalmaz; insanın nasıl yaşaması gerektiğine dair de mesajlar içerir. Dolayısıyla antropogoni mitleri aynı zamanda etik sistemlerin temel taşlarından biri olarak değerlendirilebilir.
Hint Kültüründe İnsanlığın Kozmik Kökenleri
Hint mitolojisi, insanın yaratılışını oldukça geniş ve kozmik bir perspektiften ele alır. Hindu geleneklerinde farklı yaratılış anlatıları bulunur. Bunlardan biri, evrensel insan figürü Purusha ile ilgilidir.
Purusha Sukta adlı Vedik metinde evrenin kozmik bir varlıktan oluştuğu anlatılır. İnsan topluluklarının farklı bölümleri bu kozmik varlığın farklı parçalarıyla ilişkilendirilir. Bu anlatı, Hint toplumundaki sosyal düzen anlayışıyla da bağlantılı olmuştur.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, mitlerin sadece dini değil, toplumsal yapıları da etkileyebilmesidir. Yaratılış hikâyeleri bazen toplumdaki sınıflandırmaları destekleyen yorumlara dönüşebilir.
Türk ve Orta Asya Mitlerinde İnsanlığın Başlangıcı
Türk mitolojisinde insanın yaratılışı genellikle doğa unsurlarıyla bağlantılıdır. Kayra Han, Ülgen ve yaratılış süreçleriyle ilgili anlatılarda su, toprak ve ağaç gibi unsurlar önemli yer tutar.
Özellikle ağaç motifi Türk ve birçok Orta Asya kültüründe güçlü bir semboldür. Hayat ağacı düşüncesi, insanın kökleri, geçmişi ve geleceği arasındaki bağlantıyı ifade eder.
Bu anlatılar, bozkır kültürünün doğayla kurduğu güçlü ilişkinin yansımasıdır. İnsan doğadan ayrı değil, onunla birlikte var olan bir parçadır.
Afrika Yerli Kültürlerinde Yaratılış Anlatıları
Afrika kıtasındaki toplumlarda çok çeşitli antropogoni mitleri bulunmaktadır. Bu anlatıların önemli bir kısmında insan, doğa ve ruhsal dünya arasında güçlü bir bağ vardır.
Örneğin bazı Batı Afrika geleneklerinde yaratıcı tanrıların toprağı şekillendirerek insanı oluşturduğu anlatılır. Bazı topluluklarda ise insanın atalar aracılığıyla dünyaya geldiği ve geçmiş kuşaklarla sürekli bağlantı içinde olduğu düşünülür.
Bu kültürlerde birey, yalnız başına var olan bir unsur değildir. Toplum, aile ve geçmiş nesiller kişinin kimliğinin önemli parçalarıdır.
Kadın, Erkek ve Toplumsal Roller Açısından Antropogoni Mitleri
Yaratılış mitlerinde kadın ve erkek rollerinin nasıl anlatıldığı da dikkat çekici bir konudur. Ancak bu anlatıları değerlendirirken günümüzün toplumsal cinsiyet anlayışlarını geçmiş toplumlara doğrudan uygulamamak gerekir.
Bazı mitlerde erkek figürü keşif, mücadele ve bireysel başarı ile ilişkilendirilirken; kadın figürleri yaşamın devamlılığı, aile bağları ve toplumsal ilişkiler üzerinden anlatılmıştır. Örneğin birçok kültürde kadın yaratıcı güç, doğurganlık ve koruyuculuk sembolü olarak görülür.
Bu durum, kadınların yalnızca geleneksel rollerle sınırlı olduğu anlamına gelmez. Tarih boyunca kadınlar ekonomik, kültürel ve siyasal alanlarda aktif roller üstlenmiştir. Aynı şekilde erkeklerin yalnızca bireysel başarıya odaklandığını söylemek de doğru değildir.
Ancak bazı kültürel anlatılarda erkek kahramanın kendi yolculuğunu tamamlaması, başarı kazanması ve sınırları aşması daha fazla vurgulanırken; kadın figürlerinin topluluk ilişkilerini koruyan, kültürel aktarımı sağlayan kişiler olarak temsil edildiği görülür.
Günümüzde bu ayrımları daha dengeli okumak gerekiyor. İnsan davranışlarını yalnızca biyolojiyle veya kültürle açıklamak yerine her ikisinin karmaşık etkileşimini değerlendirmek daha sağlıklı olacaktır.
Küresel ve Yerel Dinamiklerin Antropogoni Mitlerine Etkisi
Küreselleşme ile birlikte farklı toplumların yaratılış anlatıları daha fazla karşılaşmaya başladı. Eskiden belirli bir coğrafyanın içinde yaşayan mitler bugün dünya çapında inceleniyor, karşılaştırılıyor ve yeniden yorumlanıyor.
Bilimsel gelişmeler de bu anlatıların toplumdaki yerini değiştirdi. Evrim teorisi insanın biyolojik kökenini açıklarken, antropogoni mitleri insanın kültürel ve manevi kökenlerini anlamaya yardımcı oluyor.
Bence burada önemli olan nokta, mitleri bilimle yarışan açıklamalar olarak görmek yerine insanlığın anlam arayışının ürünleri olarak değerlendirmektir. Çünkü bir toplumun hangi hikâyeyi anlattığı, aslında o toplumun kendisini nasıl gördüğünü gösterir.
Bugün hâlâ şu sorular üzerinde düşünmeye değer:
İnsan kendisini doğanın efendisi olarak mı görmeli, yoksa doğanın bir parçası olarak mı?
Farklı kültürlerin yaratılış hikâyeleri arasında neden bu kadar çok benzerlik bulunuyor?
Binlerce yıl önce anlatılan bu mitler, modern insanın kimlik arayışına hâlâ cevap verebilir mi?
Sonuç: İnsanlığın Ortak Hikâyesini Anlamak
Antropogoni mitleri, insanlığın kendi varlığını anlamlandırma çabasının en eski örnekleridir. Mezopotamya’dan Yunan dünyasına, Hint kültüründen Türk mitolojisine, Afrika toplumlarından İbrahimi geleneklere kadar her toplum insanın başlangıcını kendi değerleri doğrultusunda açıklamıştır.
Bu anlatılar bize yalnızca geçmiş toplumların inançlarını değil, insanın evrensel sorularını da gösterir. Nereden geldik? Neden buradayız? Birbirimizle ve dünyayla nasıl ilişki kurmalıyız?
Belki de antropogoni mitlerinin en güçlü tarafı, tek bir cevap vermeleri değil; insanlığı sürekli düşünmeye davet etmeleridir. Çünkü insanın kökenini anlamaya çalışması, aslında kendisini anlamaya çalışmasıdır.
Kaynak olarak Mircea Eliade’nin dinler tarihi çalışmaları, Joseph Campbell’ın mitoloji incelemeleri, Britannica’nın antropoloji ve mitoloji kaynakları, ayrıca farklı toplumların kutsal metinleri ve sözlü kültür araştırmaları bu konuyu karşılaştırmalı biçimde değerlendirmek için önemli başvuru noktalarıdır. Bu kaynaklar, mitlerin yalnızca eski hikâyeler olmadığını; toplumların hafızasını, değerlerini ve dünya görüşlerini taşıyan kültürel belgeler olduğunu göstermektedir.
İnsanlığın nereden geldiği sorusu, sanırım tarihin en eski meraklarından biri. Farklı toplumların ateş başında anlattığı hikâyelere, kutsal metinlere, destanlara ve sözlü geleneklere baktığımızda aynı temel soruyla karşılaşıyoruz: “Biz nasıl var olduk?” Bu soru yalnızca biyolojik bir başlangıcı değil; insanın toplumdaki yerini, doğayla ilişkisini, cinsiyet rollerini, ahlaki değerlerini ve dünyayı anlamlandırma biçimini de kapsıyor.
Antropogoni, yani insanın yaratılışını ve kökenini anlatan mitler, hemen her kültürde karşımıza çıkar. Bu anlatılar bilimsel açıklamalar değildir; ancak toplumların kendilerini ve evrendeki yerlerini nasıl gördüklerini anlamak açısından büyük önem taşırlar. Kendi araştırmalarım sırasında farklı kültürlerin yaratılış anlatılarını karşılaştırdığımda dikkatimi çeken en önemli nokta şu oldu: İnsanlar binlerce yıl boyunca farklı coğrafyalarda yaşamış olsalar da “insan olmanın anlamı” üzerine benzer sorular sormuşlardır.
Antropogoni Kavramı ve İnsanlığın Köken Arayışı
Antropogoni kelimesi Yunanca “anthropos” (insan) ve “gone” (oluşum, doğuş) kelimelerinden gelir. Temel olarak insanın nasıl yaratıldığına veya ortaya çıktığına dair anlatıları ifade eder. Bu mitler çoğunlukla üç temel konu etrafında şekillenir:
- İnsan hangi maddeden yaratıldı?
- İnsan ile doğa arasındaki ilişki nasıl başladı?
- İnsan neden diğer canlılardan farklı kabul edildi?
Bu sorulara verilen cevaplar toplumların inanç sistemlerine göre değişmiştir. Bazı kültürlerde insan topraktan yaratılırken, bazılarında ağaçtan, sudan, gökten gelen kutsal bir güçten veya kozmik bir olaydan doğar.
Antropogoni mitlerinin ortak özelliği, insanı sadece fiziksel bir varlık olarak değil, anlam taşıyan bir canlı olarak ele almalarıdır. Bu nedenle bu hikâyeler, toplumların değerlerini ve korkularını da yansıtır.
Mezopotamya Kültürlerinde İnsanlığın Yaratılışı
İnsanlığın en eski yazılı yaratılış anlatılarından bazıları Mezopotamya uygarlıklarına aittir. Sümer, Akad ve Babil geleneklerinde insanın yaratılışı genellikle tanrılarla ilişkilendirilir.
Babil yaratılış destanı Enuma Eliş’te insanın yaratılışı, tanrıların düzen kurma çabalarıyla bağlantılıdır. İnsan, tanrılara hizmet etmek ve kozmik düzenin devamına katkı sağlamak amacıyla yaratılır. Sümer mitolojisinde ise insanın kil kullanılarak yaratıldığı anlatıları bulunur.
Bu anlatılarda dikkat çeken nokta, insanın hem değerli hem de sorumluluk taşıyan bir varlık olarak görülmesidir. İnsan doğanın sahibi değil, daha büyük bir düzenin parçasıdır. Günümüzde çevre krizleri düşünüldüğünde bu eski anlatıların doğayla ilişki konusunda hâlâ düşündürücü mesajlar taşıdığını söylemek mümkündür.
Yunan Mitolojisinde İnsanlığın Ortaya Çıkışı
Antik Yunan kültüründe insanın yaratılışı farklı mitlerle açıklanır. Bunlardan en bilineni Prometheus anlatısıdır. Prometheus’un insanları kilden şekillendirdiği ve onlara ateşi verdiği kabul edilir.
Ateş burada yalnızca fiziksel bir araç değildir; bilgi, teknoloji ve uygarlığın sembolüdür. Ancak ateşin insanlara verilmesi tanrılar tarafından cezalandırılması gereken bir olay olarak görülür. Bu durum, insanın gelişme gücü ile sınırlarını aşma tehlikesi arasındaki gerilimi anlatır.
Yunan mitleri insan doğasına oldukça karmaşık yaklaşır. İnsan yaratıcıdır, düşünebilir ve gelişebilir; ancak aynı zamanda kibir ve aşırılık nedeniyle sorun yaşayabilir. Bu yaklaşım günümüzde teknoloji tartışmalarında bile karşımıza çıkan bir düşüncedir.
İbrahimi Dinlerde İnsan Yaratılışı Anlayışı
Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam geleneklerinde insanın yaratılışı önemli bir yere sahiptir. Tevrat ve İncil’de insanın topraktan yaratıldığı, Tanrı’nın ona yaşam verdiği anlatılır. İslam geleneğinde de insanın topraktan yaratıldığı ve ona ruh üflendiği ifade edilir.
Bu anlatılarda insan özel bir konuma sahiptir. İnsan sadece fiziksel bir varlık değil, ahlaki sorumluluğu olan bir canlıdır. İslam düşüncesinde insanın yeryüzünde “halife” olarak görülmesi, onun doğayla ve diğer canlılarla ilişkisine dair önemli yorumlara yol açmıştır.
Bu kültürlerde yaratılış anlatıları yalnızca başlangıcı açıklamakla kalmaz; insanın nasıl yaşaması gerektiğine dair de mesajlar içerir. Dolayısıyla antropogoni mitleri aynı zamanda etik sistemlerin temel taşlarından biri olarak değerlendirilebilir.
Hint Kültüründe İnsanlığın Kozmik Kökenleri
Hint mitolojisi, insanın yaratılışını oldukça geniş ve kozmik bir perspektiften ele alır. Hindu geleneklerinde farklı yaratılış anlatıları bulunur. Bunlardan biri, evrensel insan figürü Purusha ile ilgilidir.
Purusha Sukta adlı Vedik metinde evrenin kozmik bir varlıktan oluştuğu anlatılır. İnsan topluluklarının farklı bölümleri bu kozmik varlığın farklı parçalarıyla ilişkilendirilir. Bu anlatı, Hint toplumundaki sosyal düzen anlayışıyla da bağlantılı olmuştur.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, mitlerin sadece dini değil, toplumsal yapıları da etkileyebilmesidir. Yaratılış hikâyeleri bazen toplumdaki sınıflandırmaları destekleyen yorumlara dönüşebilir.
Türk ve Orta Asya Mitlerinde İnsanlığın Başlangıcı
Türk mitolojisinde insanın yaratılışı genellikle doğa unsurlarıyla bağlantılıdır. Kayra Han, Ülgen ve yaratılış süreçleriyle ilgili anlatılarda su, toprak ve ağaç gibi unsurlar önemli yer tutar.
Özellikle ağaç motifi Türk ve birçok Orta Asya kültüründe güçlü bir semboldür. Hayat ağacı düşüncesi, insanın kökleri, geçmişi ve geleceği arasındaki bağlantıyı ifade eder.
Bu anlatılar, bozkır kültürünün doğayla kurduğu güçlü ilişkinin yansımasıdır. İnsan doğadan ayrı değil, onunla birlikte var olan bir parçadır.
Afrika Yerli Kültürlerinde Yaratılış Anlatıları
Afrika kıtasındaki toplumlarda çok çeşitli antropogoni mitleri bulunmaktadır. Bu anlatıların önemli bir kısmında insan, doğa ve ruhsal dünya arasında güçlü bir bağ vardır.
Örneğin bazı Batı Afrika geleneklerinde yaratıcı tanrıların toprağı şekillendirerek insanı oluşturduğu anlatılır. Bazı topluluklarda ise insanın atalar aracılığıyla dünyaya geldiği ve geçmiş kuşaklarla sürekli bağlantı içinde olduğu düşünülür.
Bu kültürlerde birey, yalnız başına var olan bir unsur değildir. Toplum, aile ve geçmiş nesiller kişinin kimliğinin önemli parçalarıdır.
Kadın, Erkek ve Toplumsal Roller Açısından Antropogoni Mitleri
Yaratılış mitlerinde kadın ve erkek rollerinin nasıl anlatıldığı da dikkat çekici bir konudur. Ancak bu anlatıları değerlendirirken günümüzün toplumsal cinsiyet anlayışlarını geçmiş toplumlara doğrudan uygulamamak gerekir.
Bazı mitlerde erkek figürü keşif, mücadele ve bireysel başarı ile ilişkilendirilirken; kadın figürleri yaşamın devamlılığı, aile bağları ve toplumsal ilişkiler üzerinden anlatılmıştır. Örneğin birçok kültürde kadın yaratıcı güç, doğurganlık ve koruyuculuk sembolü olarak görülür.
Bu durum, kadınların yalnızca geleneksel rollerle sınırlı olduğu anlamına gelmez. Tarih boyunca kadınlar ekonomik, kültürel ve siyasal alanlarda aktif roller üstlenmiştir. Aynı şekilde erkeklerin yalnızca bireysel başarıya odaklandığını söylemek de doğru değildir.
Ancak bazı kültürel anlatılarda erkek kahramanın kendi yolculuğunu tamamlaması, başarı kazanması ve sınırları aşması daha fazla vurgulanırken; kadın figürlerinin topluluk ilişkilerini koruyan, kültürel aktarımı sağlayan kişiler olarak temsil edildiği görülür.
Günümüzde bu ayrımları daha dengeli okumak gerekiyor. İnsan davranışlarını yalnızca biyolojiyle veya kültürle açıklamak yerine her ikisinin karmaşık etkileşimini değerlendirmek daha sağlıklı olacaktır.
Küresel ve Yerel Dinamiklerin Antropogoni Mitlerine Etkisi
Küreselleşme ile birlikte farklı toplumların yaratılış anlatıları daha fazla karşılaşmaya başladı. Eskiden belirli bir coğrafyanın içinde yaşayan mitler bugün dünya çapında inceleniyor, karşılaştırılıyor ve yeniden yorumlanıyor.
Bilimsel gelişmeler de bu anlatıların toplumdaki yerini değiştirdi. Evrim teorisi insanın biyolojik kökenini açıklarken, antropogoni mitleri insanın kültürel ve manevi kökenlerini anlamaya yardımcı oluyor.
Bence burada önemli olan nokta, mitleri bilimle yarışan açıklamalar olarak görmek yerine insanlığın anlam arayışının ürünleri olarak değerlendirmektir. Çünkü bir toplumun hangi hikâyeyi anlattığı, aslında o toplumun kendisini nasıl gördüğünü gösterir.
Bugün hâlâ şu sorular üzerinde düşünmeye değer:
İnsan kendisini doğanın efendisi olarak mı görmeli, yoksa doğanın bir parçası olarak mı?
Farklı kültürlerin yaratılış hikâyeleri arasında neden bu kadar çok benzerlik bulunuyor?
Binlerce yıl önce anlatılan bu mitler, modern insanın kimlik arayışına hâlâ cevap verebilir mi?
Sonuç: İnsanlığın Ortak Hikâyesini Anlamak
Antropogoni mitleri, insanlığın kendi varlığını anlamlandırma çabasının en eski örnekleridir. Mezopotamya’dan Yunan dünyasına, Hint kültüründen Türk mitolojisine, Afrika toplumlarından İbrahimi geleneklere kadar her toplum insanın başlangıcını kendi değerleri doğrultusunda açıklamıştır.
Bu anlatılar bize yalnızca geçmiş toplumların inançlarını değil, insanın evrensel sorularını da gösterir. Nereden geldik? Neden buradayız? Birbirimizle ve dünyayla nasıl ilişki kurmalıyız?
Belki de antropogoni mitlerinin en güçlü tarafı, tek bir cevap vermeleri değil; insanlığı sürekli düşünmeye davet etmeleridir. Çünkü insanın kökenini anlamaya çalışması, aslında kendisini anlamaya çalışmasıdır.
Kaynak olarak Mircea Eliade’nin dinler tarihi çalışmaları, Joseph Campbell’ın mitoloji incelemeleri, Britannica’nın antropoloji ve mitoloji kaynakları, ayrıca farklı toplumların kutsal metinleri ve sözlü kültür araştırmaları bu konuyu karşılaştırmalı biçimde değerlendirmek için önemli başvuru noktalarıdır. Bu kaynaklar, mitlerin yalnızca eski hikâyeler olmadığını; toplumların hafızasını, değerlerini ve dünya görüşlerini taşıyan kültürel belgeler olduğunu göstermektedir.