Kaan
Yeni Üye
Alevi Kültüründe Aşurenin Hikâyesi: Kerbela’dan Bugüne Yas, Hafıza ve Paylaşma
Alevi Kültüründe Aşurenin Hikâyesi Nedir? Kerbela’dan Sofraya Uzanan Bir Hafıza
Aşure denince çoğumuzun aklına önce büyük bir tencere, farklı malzemelerin aynı kazanda buluşması ve komşulara dağıtılan küçük kaseler geliyor. Fakat Alevi kültüründeki aşureye biraz daha yakından bakınca bunun yalnızca bir tatlı veya geleneksel yemek olmadığını görmek mümkün. Benim açımdan asıl ilginç olan da burada başlıyor: Aynı “aşure” kelimesi farklı topluluklarda neden bu kadar farklı anlam katmanları taşıyor?
Alevi-Bektaşi geleneğinde aşure, özellikle Muharrem ayı, Kerbela olayı, Hz. Hüseyin’in şehadeti, yas, sabır, dayanışma ve paylaşma kavramlarıyla birlikte düşünülüyor. Ancak bu geleneği anlatırken “Aleviler aşureyi sadece Kerbela için yapar” demek de eksik kalır. Çünkü aşurenin daha geniş İslam kültüründeki yeri, Osmanlı tekke geleneği ve farklı topluluklardaki Muharrem uygulamaları da dikkate alınmalı. Akademik çalışmalar, Muharrem ve aşure uygulamalarının yalnızca tek bir topluluğa ait, tamamen izole bir gelenek olarak ele alınamayacağını özellikle vurguluyor.
Burada bir başka tartışmayı da açmak istiyorum: Aşureyi anlamaya çalışırken kadın ve erkeklerin deneyimlerini nasıl ele almalıyız? “Erkekler objektiftir, kadınlar duygusaldır” gibi kolaycı bir ayrım bana göre hem gerçek hayattaki çeşitliliği açıklamıyor hem de kültürel deneyimin kendisini daraltıyor. Daha anlamlı olan, farklı insanların aynı ritüele hangi toplumsal, tarihsel ve kişisel pencerelerden baktığını karşılaştırmak.
Aşurenin Alevi Geleneğindeki Temel Hikâyesi: Kerbela
Alevi kültüründe aşurenin anlamını konuşurken başlangıç noktalarından biri 10 Muharrem 680 tarihinde gerçekleşen Kerbela hadisesidir. Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin ve beraberindeki insanların Kerbela’da öldürülmesi, Alevi toplumsal hafızasında son derece merkezi bir yere sahiptir. Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi’nde yayımlanan Erdal Yıldırım’ın Tunceli Alevileri üzerine araştırması, Muharrem ayı, Muharrem orucu ve aşure geleneğinin Hz. Hüseyin sevgisi ve Kerbela hafızasıyla yakından ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır.
Buradaki önemli nokta, aşurenin doğrudan Kerbela’da pişirilen bir yemek olduğu şeklinde basitleştirilmiş bir anlatının tarihsel gerçeklik olarak kabul edilmemesidir. Aşurenin kelime ve ritüel tarihi daha geniştir. “Âşûrâ” kelimesi Arapça “on” anlamındaki “aşr” kökünden gelir ve Muharrem ayının onuncu gününü ifade eder. Muharrem’in onuncu günü ise İslam tarihinin farklı dönemlerinde farklı dini ve kültürel anlamlarla anılmıştır. Diyanet kaynakları da Aşure Günü’nün İslam geleneğinde Kerbela’dan daha eski bir geçmişe sahip olduğunu ve Hz. Peygamber döneminde bu güne ilişkin oruç uygulamasının bulunduğunu belirtmektedir.
Dolayısıyla Alevi aşuresinin hikâyesini tek bir olaydan başlatmak yerine, daha geniş Muharrem geleneğinin Alevi hafızasında Kerbela merkezli özel bir anlam kazanması şeklinde okumak daha sağlıklı görünüyor.
Aşureden Önceki Süreç: Muharrem Orucu ve Matem
Alevi geleneğinde aşurenin anlamını sadece pişirildiği gün üzerinden değerlendirmek önemli bir eksiklik yaratır. Çünkü aşure, kendisinden önce gelen Muharrem mateminin ve orucunun ardından ortaya çıkan bir ritüel olarak da düşünülebilir.
Alevi topluluklarında Muharrem günlerinde Hz. Hüseyin ve Kerbela’da hayatını kaybedenlerin anılması, mersiyelerin okunması, yas tutulması ve belirli sürelerle oruç tutulması gibi uygulamalar görülür. EBA'nın Alevi-Bektaşi geleneğine ilişkin ders materyalinde de Muharrem ayı boyunca Ehl-i Beyt’in ve Kerbela şehitlerinin anıldığı, Muharrem Cemi ve aşure gibi uygulamaların gerçekleştirildiği belirtilmektedir.
Bu nedenle aşureyi “tatlı” olarak görmekle “matemin ardından gelen paylaşım” olarak görmek arasında ciddi bir anlam farkı vardır.
Birinci bakışta aşure, farklı tahılların, bakliyatların, kuru meyvelerin ve benzeri malzemelerin birleştiği geleneksel bir yiyecektir. İkinci bakışta ise aynı yemek, acının ardından toplulukla yeniden bağ kurmanın sembolüne dönüşür.
Bu dönüşüm oldukça dikkat çekicidir. Matem tek başına yaşanan bir acıyı ifade ederken, aşurenin dağıtılması acının toplumsal hafızaya aktarılmasını sağlar.
Erkeklerin ve Kadınların Bakış Açılarını Karşılaştırırken Nelere Dikkat Etmeli?
Burada özellikle bir noktayı ayırmak gerekiyor: Kadınların “duygusal”, erkeklerin “objektif” olduğu şeklindeki biyolojik veya toplumsal bir genellemenin güvenilir bir veri temeli yoktur. Alevi topluluklarında aşure deneyimi kişiye, aileye, yöreye, kuşağa, eğitim durumuna, kentleşme düzeyine ve inançla kurulan ilişkiye göre değişebilir.
Dolayısıyla daha doğru bir karşılaştırma, “erkekler böyle düşünür, kadınlar şöyle düşünür” demek yerine, kültürel deneyimin farklı boyutlarını karşılaştırmaktır.
Örneğin bazı erkekler aşureyi tarihsel veriler üzerinden değerlendirebilir. Kerbela'nın tarihi, Muharrem orucunun kaç gün tutulduğu, aşurenin farklı bölgelerdeki malzemeleri, ritüelin geçmişi ve Osmanlı dönemindeki uygulamaları gibi konulara odaklanabilirler. Aynı şekilde pek çok kadın da bu konulara son derece araştırmacı ve analitik biçimde yaklaşabilir.
Buna karşılık bazı kadınlar aşure hazırlama sürecini aile hafızası üzerinden anlatabilir. “Büyükannem her Muharrem ayında aynı şekilde hazırlardı”, “çocukken komşulara dağıtılırdı” veya “aşure yaparken Kerbela anlatılırdı” gibi kişisel hatıralar, ritüelin sosyal boyutunu görünür hale getirebilir.
Ama aynı durum erkekler için de geçerlidir. Bir erkeğin aşureyi babasından veya dedesinden öğrenmesi, cem ortamındaki deneyimlerini anlatması ya da çocukluk anılarını paylaşması son derece mümkündür.
Dolayısıyla asıl ayrım cinsiyet değil, deneyimin türüdür.
Veri Odaklı Yaklaşım ile Duygusal Hafıza Birbirinin Karşıtı mı?
Bence forum açısından en ilginç tartışmalardan biri burada ortaya çıkıyor.
Bir araştırmacı aşure geleneğini incelerken tarihsel belgeleri, saha araştırmalarını, sözlü tarih görüşmelerini ve ritüel pratiklerini karşılaştırmak isteyebilir. Örneğin Yıldırım'ın Tunceli Alevileri üzerine çalışması, bölgesel bir saha üzerinden Muharrem ve aşure uygulamalarını ele alıyor. Bu bize Alevi aşuresinin yalnızca teorik bir dini metin üzerinden değil, yaşayan toplulukların pratikleri üzerinden de araştırılabileceğini gösteriyor.
Öte yandan sayısal veya tarihsel veriler tek başına bir ritüelin insanlar için neden önemli olduğunu her zaman açıklayamaz.
Bir kişinin “Her yıl aşure dağıtıyoruz” demesi ölçülebilir bir veri olabilir. Fakat “Aşure dağıtırken kendimi ailemin geçmişine bağlı hissediyorum” cümlesi farklı türde bir bilgidir. Bu ikinci ifade istatistiksel olarak ölçülmesi daha zor olsa da kültürel antropoloji ve sözlü tarih açısından son derece değerlidir.
2025 yılında yayımlanan bir araştırmada Eskişehir'deki Alevi bireylerle yapılan 10 kişilik yarı yapılandırılmış görüşmeler üzerinden Alevi-Bektaşi mutfak kültürü incelenmiş ve aşure, Hızır ve Muharrem oruçları, cem ve lokma gibi uygulamaların yalnızca beslenme pratiği değil, inanç, ritüel ve kolektif kimlikle ilişkili olduğu değerlendirilmiştir. Araştırmanın örnekleminin yalnızca 10 kişi olması genelleme açısından sınırlıdır; ancak nitel araştırmanın amacı da zaten büyük bir nüfusu istatistiksel olarak temsil etmekten ziyade insanların deneyimlerini ayrıntılı biçimde anlamaktır.
Bence burada veri ile duyguyu birbirinin rakibi olarak görmek yerine iki ayrı bilgi biçimi olarak değerlendirmek daha doğru.
Aşurenin Kadın Emeğiyle İlişkisi: Görünmeyen Kültürel İşçilik
Aşure konusunda toplumsal cinsiyet açısından gerçekten araştırmaya değer bir başka alan ise hazırlık emeğidir.
Geleneksel ailelerde yemek hazırlama, malzeme temini, komşulara dağıtım ve misafir ağırlama gibi işlerin çoğu zaman kadınların günlük yaşamıyla iç içe geçtiği bilinen bir toplumsal gerçekliktir. Ancak bunu “aşureyi kadınlar yapar” gibi genelleyici bir cümleye dönüştürmek doğru olmaz. Günümüzde erkeklerin de aşure hazırladığı, cemevlerinde veya derneklerde kolektif olarak yemek üretimine katıldığı örnekler vardır.
Burada asıl soru şudur: Bir ritüelin hazırlanması için harcanan emek, o ritüelin dini ve kültürel anlamının bir parçası olarak görülüyor mu?
Bir kadın için aşure yapmak, yalnızca tarif uygulamak olmayabilir. Malzemeleri hazırlamak, kazanın başında saatler geçirmek, komşulara dağıtmak ve çocuklara bu geleneğin neden sürdürüldüğünü anlatmak, kültürel hafızanın aktarılması anlamına gelebilir.
Fakat bunun tam tersine, bazı kadınlar için aşure yapmak yalnızca aile geleneğini sürdürme anlamına gelebilir; Kerbela konusunda derin dini düşüncelere sahip olmayabilirler.
Aynı çeşitlilik erkeklerde de bulunur. Bir erkek aşureyi tamamen dini bir ritüel olarak görebilirken başka bir erkek için bu uygulama aile bağlarını ve komşuluk ilişkilerini korumanın bir yolu olabilir.
Bu nedenle toplumsal cinsiyet analizinin amacı kalıpları yeniden üretmek değil, görünmeyen emeği ve farklı deneyimleri görünür hale getirmek olmalıdır.
Aşure Sadece Alevilere Özgü Bir Gelenek mi?
Hayır. Bu konu özellikle vurgulanmalı.
Akademik literatürde Muharrem ve aşure uygulamalarının farklı İslami geleneklerde görüldüğüne dikkat çekiliyor. Cenksu Üçer'in çalışması, Muharrem orucu, matem ve aşure gibi uygulamaların sadece Alevilere aitmiş gibi değerlendirilmesinin yanlış algılara yol açabileceğini belirtiyor.
Osmanlı dönemi üzerine yapılan araştırmalar da aşure geleneğinin tekkelerde ve toplumun farklı kesimlerinde yaygın olduğunu ortaya koyuyor. Zeynel Özlü'nün çalışmasına göre Osmanlı döneminde çeşitli tekkelerde aşure pişirilip dağıtılıyor ve bu uygulama farklı sosyal grupları bir araya getiren kolektif bir gelenek niteliği taşıyordu.
Dolayısıyla “aşure = sadece Alevi yemeği” şeklindeki bir denklem tarihsel açıdan doğru değildir.
Fakat bunun karşı tarafında da başka bir hata yapılmamalı: Aşurenin farklı topluluklarda bulunması, Alevi kültüründeki özel anlamını ortadan kaldırmaz.
Aynı ritüel farklı topluluklarda farklı hafızalara bağlanabilir. Alevi geleneğinde Kerbela ve Hz. Hüseyin merkezli matem boyutunun belirgin olması bunun en önemli örneklerinden biridir.
Aşure Neden Dağıtılır? Acıdan Paylaşıma Geçiş
Aşurenin en güçlü toplumsal yönlerinden biri paylaşılmasıdır.
Tencerenin evde pişmesi bir hazırlık aşamasıdır; asıl sosyal boyut, aşurenin başkalarına ikram edilmesiyle ortaya çıkar. Komşulara, akrabalara, cemevine veya ihtiyaç sahiplerine dağıtılması, yiyeceği bireysel tüketim nesnesi olmaktan çıkarıp toplumsal ilişki aracına dönüştürür.
Bu yönüyle aşure, Kerbela'nın acısını yalnızca hatırlamakla kalmaz; dayanışma üzerinden yeniden anlamlandırır.
Diyanet'in aşure hakkındaki açıklamalarında da aşurenin paylaşma, dayanışma, birliktelik ve bereket gibi anlamlarla ilişkilendirildiği görülüyor.
Alevi bağlamında ise bu paylaşımın Kerbela hafızasıyla birleşmesi, aşureyi yalnızca “bereket tatlısı” olmaktan çıkaran önemli unsurlardan biridir.
Burada bence oldukça güçlü bir sembol var: Acının içine kapanmak yerine acıyı paylaşarak toplumsal bir bağ üretmek.
Bölgesel Farklılıklar Neden Önemli?
Alevilik tek tip bir kültürel yapı olmadığı için aşure uygulamalarının da her yerde birebir aynı olması beklenmemeli.
Tunceli'deki bir Alevi ailesinin Muharrem uygulamasıyla İstanbul'da yaşayan, kentleşmiş bir Alevi ailenin uygulaması arasında farklılıklar bulunabilir. Aynı şekilde Türkiye dışındaki Alevi-Bektaşi topluluklarında da farklı yorumlar görülebilir.
Örneğin bazı geleneklerde Muharrem orucunun ardından on ikinci veya on üçüncü gün aşure hazırlanması öne çıkarken, uygulamaların süresi ve ayrıntıları topluluktan topluluğa değişebilir. Alevi-Bektaşi geleneğine ilişkin eğitim materyallerinde de Muharrem sürecinin ardından aşure ve Muharrem Cemi gibi uygulamalardan söz edilmektedir.
Bu nedenle internette “Aleviler aşureyi kesin olarak şu gün yapar”, “aşurenin içinde mutlaka şu malzemeler bulunur” veya “Muharrem orucu her yerde tam olarak şu şekilde tutulur” gibi kesin cümlelere karşı temkinli olmak gerekiyor.
Kültürel geleneklerde yerel farklılıklar istisna değil, çoğu zaman geleneğin doğal bir parçasıdır.
Bugün Aşure Geleneği Ne Anlama Geliyor?
Modern şehir hayatında aşure geleneğinin anlamı da dönüşüyor.
Eskiden geniş aile içinde aktarılan ritüeller bugün bazen cemevleri, dernekler, kültür merkezleri ve sosyal medya aracılığıyla yaşatılıyor. Bu durum geleneğin bir taraftan kamusal görünürlüğünü artırırken diğer taraftan bazı ayrıntıların standartlaşmasına da neden olabiliyor.
Bir genç Alevi için aşure, ailesinden öğrendiği dini bir uygulama olabilir. Başka bir genç için Alevi kimliğinin kültürel bir göstergesi olabilir. Bir başkası için Kerbela'yı hatırlama biçimidir. Bir diğeri için ise çocukluğundan kalan bir aile geleneğidir.
Bütün bu yorumların aynı anda var olabilmesi, aslında kültürel mirasın canlı olduğunu gösteriyor.
Aşureyi yalnızca geçmişte kalmış bir ritüel olarak değerlendirmek yerine, her kuşağın ona yeni bir anlam eklediği yaşayan bir gelenek olarak düşünmek daha açıklayıcı olabilir.
Sonuç: Bir Kazanın İçinde Birden Fazla Hafıza
Alevi kültüründe aşurenin hikâyesi, tek başına bir tatlı tarifiyle anlatılamayacak kadar kapsamlıdır. Muharrem ayı, Kerbela, Hz. Hüseyin, matem, oruç, Ehl-i Beyt sevgisi, toplumsal dayanışma ve paylaşma bu hikâyenin birbirine bağlanan parçalarıdır.
Aynı zamanda aşurenin daha geniş İslam ve Anadolu kültüründeki tarihini de gözden kaçırmamak gerekir. Aşure yalnızca Alevi topluluklarında görülen bir uygulama değildir; ancak Alevi kültüründe Kerbela hafızasıyla kurduğu güçlü bağ nedeniyle kendine özgü bir anlam dünyasına sahiptir. Akademik araştırmalar da bu iki gerçeğin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor.
Kadın ve erkeklerin aşureye bakışını karşılaştırırken de hazır kalıplara yaslanmak yerine deneyimlerin çeşitliliğine odaklanmak daha doğru olacaktır. Tarihe, veriye ve ritüelin yapısına önem veren analitik bir yaklaşım da değerlidir; aile hafızasına, yas deneyimine, emeğe ve toplumsal bağlara odaklanan yaklaşım da. Üstelik bu iki yaklaşım aynı kişide birleşebilir.
Belki de aşurenin en güçlü mesajı tam burada yatıyor: Farklı malzemeler aynı kazanda birbirine karışırken kendi varlıklarını tamamen kaybetmeden ortak bir tada dönüşüyor.
Forumda asıl tartışmaya değer soru da bu olabilir:
Aşure sizin için öncelikle Kerbela'nın ve Hz. Hüseyin'in hatırlanması mı, bir yas ritüeli mi, Alevi kimliğinin kültürel bir ifadesi mi, aile hafızasının aktarımı mı, yoksa paylaşma ve dayanışma geleneği mi?
Bir başka soru da şu: Aşurenin hazırlanmasında ve dağıtılmasında kadınların veya erkeklerin üstlendiği roller sizin yaşadığınız çevrede nasıl değişiyor? Kentleşme ve genç kuşaklarla birlikte bu roller dönüşüyor mu?
Ve belki en önemlisi: Bir geleneği yaşatmak için onun geçmişteki biçimini aynen korumak mı gerekir, yoksa yeni kuşakların ona yeni anlamlar katması geleneğin devamlılığının doğal bir parçası mıdır?
Bu soruların tek bir cevabı olmayabilir. Zaten aşurenin kültürel gücü de biraz buradan geliyor: Aynı kazanın etrafında farklı insanların farklı hatıraları, inançları ve duyguları buluşabiliyor.
Kaynaklar ve Güvenilirlik Notu
1. Erdal Yıldırım, “Tunceli Yöresi Alevilerinde Muharrem Ayı’nın Önemi ve Aşure Geleneği”, Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 16/1, 2011.
2. Cenksu Üçer, “Alevîliğin Yanlış Algılanması: Muharrem Uygulamaları Örneği”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Sayı 74, 2015.
3. Zeynel Özlü, “Osmanlı Devletinde Tekkelere Bir Bakış: Aşure Geleneği”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Sayı 57, 2011.
4. Gizem Sena Keskin ve Eda Güneş, “Lokmadan Muhabbet Sofrasına: Alevi-Bektaşi Mutfak Kültürünün Ritüel ve Kimlik Bağlamında İncelenmesi”, SÜREK Alevilik-Bektaşilik ve Kültür Araştırmaları Dergisi, Sayı 5, 2025.
5. T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı, “Aşure Günü” ve Muharrem/Aşure açıklamaları.
6. Alevi Bektaşi Kültür Enstitüsü, “Muharrem ve Aşure”.
Kaynakları metin içinde eşleştirKarşılaştırmayı somut örneklerle derinleştir
Kaynakları metin içinde eşleştir
Karşılaştırmayı somut örneklerle derinleştir
Girişte tartışma davetini güçlendir
Alevi Kültüründe Aşurenin Hikâyesi Nedir? Kerbela’dan Sofraya Uzanan Bir Hafıza
Aşure denince çoğumuzun aklına önce büyük bir tencere, farklı malzemelerin aynı kazanda buluşması ve komşulara dağıtılan küçük kaseler geliyor. Fakat Alevi kültüründeki aşureye biraz daha yakından bakınca bunun yalnızca bir tatlı veya geleneksel yemek olmadığını görmek mümkün. Benim açımdan asıl ilginç olan da burada başlıyor: Aynı “aşure” kelimesi farklı topluluklarda neden bu kadar farklı anlam katmanları taşıyor?
Alevi-Bektaşi geleneğinde aşure, özellikle Muharrem ayı, Kerbela olayı, Hz. Hüseyin’in şehadeti, yas, sabır, dayanışma ve paylaşma kavramlarıyla birlikte düşünülüyor. Ancak bu geleneği anlatırken “Aleviler aşureyi sadece Kerbela için yapar” demek de eksik kalır. Çünkü aşurenin daha geniş İslam kültüründeki yeri, Osmanlı tekke geleneği ve farklı topluluklardaki Muharrem uygulamaları da dikkate alınmalı. Akademik çalışmalar, Muharrem ve aşure uygulamalarının yalnızca tek bir topluluğa ait, tamamen izole bir gelenek olarak ele alınamayacağını özellikle vurguluyor.
Burada bir başka tartışmayı da açmak istiyorum: Aşureyi anlamaya çalışırken kadın ve erkeklerin deneyimlerini nasıl ele almalıyız? “Erkekler objektiftir, kadınlar duygusaldır” gibi kolaycı bir ayrım bana göre hem gerçek hayattaki çeşitliliği açıklamıyor hem de kültürel deneyimin kendisini daraltıyor. Daha anlamlı olan, farklı insanların aynı ritüele hangi toplumsal, tarihsel ve kişisel pencerelerden baktığını karşılaştırmak.
Aşurenin Alevi Geleneğindeki Temel Hikâyesi: Kerbela
Alevi kültüründe aşurenin anlamını konuşurken başlangıç noktalarından biri 10 Muharrem 680 tarihinde gerçekleşen Kerbela hadisesidir. Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin ve beraberindeki insanların Kerbela’da öldürülmesi, Alevi toplumsal hafızasında son derece merkezi bir yere sahiptir. Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi’nde yayımlanan Erdal Yıldırım’ın Tunceli Alevileri üzerine araştırması, Muharrem ayı, Muharrem orucu ve aşure geleneğinin Hz. Hüseyin sevgisi ve Kerbela hafızasıyla yakından ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır.
Buradaki önemli nokta, aşurenin doğrudan Kerbela’da pişirilen bir yemek olduğu şeklinde basitleştirilmiş bir anlatının tarihsel gerçeklik olarak kabul edilmemesidir. Aşurenin kelime ve ritüel tarihi daha geniştir. “Âşûrâ” kelimesi Arapça “on” anlamındaki “aşr” kökünden gelir ve Muharrem ayının onuncu gününü ifade eder. Muharrem’in onuncu günü ise İslam tarihinin farklı dönemlerinde farklı dini ve kültürel anlamlarla anılmıştır. Diyanet kaynakları da Aşure Günü’nün İslam geleneğinde Kerbela’dan daha eski bir geçmişe sahip olduğunu ve Hz. Peygamber döneminde bu güne ilişkin oruç uygulamasının bulunduğunu belirtmektedir.
Dolayısıyla Alevi aşuresinin hikâyesini tek bir olaydan başlatmak yerine, daha geniş Muharrem geleneğinin Alevi hafızasında Kerbela merkezli özel bir anlam kazanması şeklinde okumak daha sağlıklı görünüyor.
Aşureden Önceki Süreç: Muharrem Orucu ve Matem
Alevi geleneğinde aşurenin anlamını sadece pişirildiği gün üzerinden değerlendirmek önemli bir eksiklik yaratır. Çünkü aşure, kendisinden önce gelen Muharrem mateminin ve orucunun ardından ortaya çıkan bir ritüel olarak da düşünülebilir.
Alevi topluluklarında Muharrem günlerinde Hz. Hüseyin ve Kerbela’da hayatını kaybedenlerin anılması, mersiyelerin okunması, yas tutulması ve belirli sürelerle oruç tutulması gibi uygulamalar görülür. EBA'nın Alevi-Bektaşi geleneğine ilişkin ders materyalinde de Muharrem ayı boyunca Ehl-i Beyt’in ve Kerbela şehitlerinin anıldığı, Muharrem Cemi ve aşure gibi uygulamaların gerçekleştirildiği belirtilmektedir.
Bu nedenle aşureyi “tatlı” olarak görmekle “matemin ardından gelen paylaşım” olarak görmek arasında ciddi bir anlam farkı vardır.
Birinci bakışta aşure, farklı tahılların, bakliyatların, kuru meyvelerin ve benzeri malzemelerin birleştiği geleneksel bir yiyecektir. İkinci bakışta ise aynı yemek, acının ardından toplulukla yeniden bağ kurmanın sembolüne dönüşür.
Bu dönüşüm oldukça dikkat çekicidir. Matem tek başına yaşanan bir acıyı ifade ederken, aşurenin dağıtılması acının toplumsal hafızaya aktarılmasını sağlar.
Erkeklerin ve Kadınların Bakış Açılarını Karşılaştırırken Nelere Dikkat Etmeli?
Burada özellikle bir noktayı ayırmak gerekiyor: Kadınların “duygusal”, erkeklerin “objektif” olduğu şeklindeki biyolojik veya toplumsal bir genellemenin güvenilir bir veri temeli yoktur. Alevi topluluklarında aşure deneyimi kişiye, aileye, yöreye, kuşağa, eğitim durumuna, kentleşme düzeyine ve inançla kurulan ilişkiye göre değişebilir.
Dolayısıyla daha doğru bir karşılaştırma, “erkekler böyle düşünür, kadınlar şöyle düşünür” demek yerine, kültürel deneyimin farklı boyutlarını karşılaştırmaktır.
Örneğin bazı erkekler aşureyi tarihsel veriler üzerinden değerlendirebilir. Kerbela'nın tarihi, Muharrem orucunun kaç gün tutulduğu, aşurenin farklı bölgelerdeki malzemeleri, ritüelin geçmişi ve Osmanlı dönemindeki uygulamaları gibi konulara odaklanabilirler. Aynı şekilde pek çok kadın da bu konulara son derece araştırmacı ve analitik biçimde yaklaşabilir.
Buna karşılık bazı kadınlar aşure hazırlama sürecini aile hafızası üzerinden anlatabilir. “Büyükannem her Muharrem ayında aynı şekilde hazırlardı”, “çocukken komşulara dağıtılırdı” veya “aşure yaparken Kerbela anlatılırdı” gibi kişisel hatıralar, ritüelin sosyal boyutunu görünür hale getirebilir.
Ama aynı durum erkekler için de geçerlidir. Bir erkeğin aşureyi babasından veya dedesinden öğrenmesi, cem ortamındaki deneyimlerini anlatması ya da çocukluk anılarını paylaşması son derece mümkündür.
Dolayısıyla asıl ayrım cinsiyet değil, deneyimin türüdür.
Veri Odaklı Yaklaşım ile Duygusal Hafıza Birbirinin Karşıtı mı?
Bence forum açısından en ilginç tartışmalardan biri burada ortaya çıkıyor.
Bir araştırmacı aşure geleneğini incelerken tarihsel belgeleri, saha araştırmalarını, sözlü tarih görüşmelerini ve ritüel pratiklerini karşılaştırmak isteyebilir. Örneğin Yıldırım'ın Tunceli Alevileri üzerine çalışması, bölgesel bir saha üzerinden Muharrem ve aşure uygulamalarını ele alıyor. Bu bize Alevi aşuresinin yalnızca teorik bir dini metin üzerinden değil, yaşayan toplulukların pratikleri üzerinden de araştırılabileceğini gösteriyor.
Öte yandan sayısal veya tarihsel veriler tek başına bir ritüelin insanlar için neden önemli olduğunu her zaman açıklayamaz.
Bir kişinin “Her yıl aşure dağıtıyoruz” demesi ölçülebilir bir veri olabilir. Fakat “Aşure dağıtırken kendimi ailemin geçmişine bağlı hissediyorum” cümlesi farklı türde bir bilgidir. Bu ikinci ifade istatistiksel olarak ölçülmesi daha zor olsa da kültürel antropoloji ve sözlü tarih açısından son derece değerlidir.
2025 yılında yayımlanan bir araştırmada Eskişehir'deki Alevi bireylerle yapılan 10 kişilik yarı yapılandırılmış görüşmeler üzerinden Alevi-Bektaşi mutfak kültürü incelenmiş ve aşure, Hızır ve Muharrem oruçları, cem ve lokma gibi uygulamaların yalnızca beslenme pratiği değil, inanç, ritüel ve kolektif kimlikle ilişkili olduğu değerlendirilmiştir. Araştırmanın örnekleminin yalnızca 10 kişi olması genelleme açısından sınırlıdır; ancak nitel araştırmanın amacı da zaten büyük bir nüfusu istatistiksel olarak temsil etmekten ziyade insanların deneyimlerini ayrıntılı biçimde anlamaktır.
Bence burada veri ile duyguyu birbirinin rakibi olarak görmek yerine iki ayrı bilgi biçimi olarak değerlendirmek daha doğru.
Aşurenin Kadın Emeğiyle İlişkisi: Görünmeyen Kültürel İşçilik
Aşure konusunda toplumsal cinsiyet açısından gerçekten araştırmaya değer bir başka alan ise hazırlık emeğidir.
Geleneksel ailelerde yemek hazırlama, malzeme temini, komşulara dağıtım ve misafir ağırlama gibi işlerin çoğu zaman kadınların günlük yaşamıyla iç içe geçtiği bilinen bir toplumsal gerçekliktir. Ancak bunu “aşureyi kadınlar yapar” gibi genelleyici bir cümleye dönüştürmek doğru olmaz. Günümüzde erkeklerin de aşure hazırladığı, cemevlerinde veya derneklerde kolektif olarak yemek üretimine katıldığı örnekler vardır.
Burada asıl soru şudur: Bir ritüelin hazırlanması için harcanan emek, o ritüelin dini ve kültürel anlamının bir parçası olarak görülüyor mu?
Bir kadın için aşure yapmak, yalnızca tarif uygulamak olmayabilir. Malzemeleri hazırlamak, kazanın başında saatler geçirmek, komşulara dağıtmak ve çocuklara bu geleneğin neden sürdürüldüğünü anlatmak, kültürel hafızanın aktarılması anlamına gelebilir.
Fakat bunun tam tersine, bazı kadınlar için aşure yapmak yalnızca aile geleneğini sürdürme anlamına gelebilir; Kerbela konusunda derin dini düşüncelere sahip olmayabilirler.
Aynı çeşitlilik erkeklerde de bulunur. Bir erkek aşureyi tamamen dini bir ritüel olarak görebilirken başka bir erkek için bu uygulama aile bağlarını ve komşuluk ilişkilerini korumanın bir yolu olabilir.
Bu nedenle toplumsal cinsiyet analizinin amacı kalıpları yeniden üretmek değil, görünmeyen emeği ve farklı deneyimleri görünür hale getirmek olmalıdır.
Aşure Sadece Alevilere Özgü Bir Gelenek mi?
Hayır. Bu konu özellikle vurgulanmalı.
Akademik literatürde Muharrem ve aşure uygulamalarının farklı İslami geleneklerde görüldüğüne dikkat çekiliyor. Cenksu Üçer'in çalışması, Muharrem orucu, matem ve aşure gibi uygulamaların sadece Alevilere aitmiş gibi değerlendirilmesinin yanlış algılara yol açabileceğini belirtiyor.
Osmanlı dönemi üzerine yapılan araştırmalar da aşure geleneğinin tekkelerde ve toplumun farklı kesimlerinde yaygın olduğunu ortaya koyuyor. Zeynel Özlü'nün çalışmasına göre Osmanlı döneminde çeşitli tekkelerde aşure pişirilip dağıtılıyor ve bu uygulama farklı sosyal grupları bir araya getiren kolektif bir gelenek niteliği taşıyordu.
Dolayısıyla “aşure = sadece Alevi yemeği” şeklindeki bir denklem tarihsel açıdan doğru değildir.
Fakat bunun karşı tarafında da başka bir hata yapılmamalı: Aşurenin farklı topluluklarda bulunması, Alevi kültüründeki özel anlamını ortadan kaldırmaz.
Aynı ritüel farklı topluluklarda farklı hafızalara bağlanabilir. Alevi geleneğinde Kerbela ve Hz. Hüseyin merkezli matem boyutunun belirgin olması bunun en önemli örneklerinden biridir.
Aşure Neden Dağıtılır? Acıdan Paylaşıma Geçiş
Aşurenin en güçlü toplumsal yönlerinden biri paylaşılmasıdır.
Tencerenin evde pişmesi bir hazırlık aşamasıdır; asıl sosyal boyut, aşurenin başkalarına ikram edilmesiyle ortaya çıkar. Komşulara, akrabalara, cemevine veya ihtiyaç sahiplerine dağıtılması, yiyeceği bireysel tüketim nesnesi olmaktan çıkarıp toplumsal ilişki aracına dönüştürür.
Bu yönüyle aşure, Kerbela'nın acısını yalnızca hatırlamakla kalmaz; dayanışma üzerinden yeniden anlamlandırır.
Diyanet'in aşure hakkındaki açıklamalarında da aşurenin paylaşma, dayanışma, birliktelik ve bereket gibi anlamlarla ilişkilendirildiği görülüyor.
Alevi bağlamında ise bu paylaşımın Kerbela hafızasıyla birleşmesi, aşureyi yalnızca “bereket tatlısı” olmaktan çıkaran önemli unsurlardan biridir.
Burada bence oldukça güçlü bir sembol var: Acının içine kapanmak yerine acıyı paylaşarak toplumsal bir bağ üretmek.
Bölgesel Farklılıklar Neden Önemli?
Alevilik tek tip bir kültürel yapı olmadığı için aşure uygulamalarının da her yerde birebir aynı olması beklenmemeli.
Tunceli'deki bir Alevi ailesinin Muharrem uygulamasıyla İstanbul'da yaşayan, kentleşmiş bir Alevi ailenin uygulaması arasında farklılıklar bulunabilir. Aynı şekilde Türkiye dışındaki Alevi-Bektaşi topluluklarında da farklı yorumlar görülebilir.
Örneğin bazı geleneklerde Muharrem orucunun ardından on ikinci veya on üçüncü gün aşure hazırlanması öne çıkarken, uygulamaların süresi ve ayrıntıları topluluktan topluluğa değişebilir. Alevi-Bektaşi geleneğine ilişkin eğitim materyallerinde de Muharrem sürecinin ardından aşure ve Muharrem Cemi gibi uygulamalardan söz edilmektedir.
Bu nedenle internette “Aleviler aşureyi kesin olarak şu gün yapar”, “aşurenin içinde mutlaka şu malzemeler bulunur” veya “Muharrem orucu her yerde tam olarak şu şekilde tutulur” gibi kesin cümlelere karşı temkinli olmak gerekiyor.
Kültürel geleneklerde yerel farklılıklar istisna değil, çoğu zaman geleneğin doğal bir parçasıdır.
Bugün Aşure Geleneği Ne Anlama Geliyor?
Modern şehir hayatında aşure geleneğinin anlamı da dönüşüyor.
Eskiden geniş aile içinde aktarılan ritüeller bugün bazen cemevleri, dernekler, kültür merkezleri ve sosyal medya aracılığıyla yaşatılıyor. Bu durum geleneğin bir taraftan kamusal görünürlüğünü artırırken diğer taraftan bazı ayrıntıların standartlaşmasına da neden olabiliyor.
Bir genç Alevi için aşure, ailesinden öğrendiği dini bir uygulama olabilir. Başka bir genç için Alevi kimliğinin kültürel bir göstergesi olabilir. Bir başkası için Kerbela'yı hatırlama biçimidir. Bir diğeri için ise çocukluğundan kalan bir aile geleneğidir.
Bütün bu yorumların aynı anda var olabilmesi, aslında kültürel mirasın canlı olduğunu gösteriyor.
Aşureyi yalnızca geçmişte kalmış bir ritüel olarak değerlendirmek yerine, her kuşağın ona yeni bir anlam eklediği yaşayan bir gelenek olarak düşünmek daha açıklayıcı olabilir.
Sonuç: Bir Kazanın İçinde Birden Fazla Hafıza
Alevi kültüründe aşurenin hikâyesi, tek başına bir tatlı tarifiyle anlatılamayacak kadar kapsamlıdır. Muharrem ayı, Kerbela, Hz. Hüseyin, matem, oruç, Ehl-i Beyt sevgisi, toplumsal dayanışma ve paylaşma bu hikâyenin birbirine bağlanan parçalarıdır.
Aynı zamanda aşurenin daha geniş İslam ve Anadolu kültüründeki tarihini de gözden kaçırmamak gerekir. Aşure yalnızca Alevi topluluklarında görülen bir uygulama değildir; ancak Alevi kültüründe Kerbela hafızasıyla kurduğu güçlü bağ nedeniyle kendine özgü bir anlam dünyasına sahiptir. Akademik araştırmalar da bu iki gerçeğin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor.
Kadın ve erkeklerin aşureye bakışını karşılaştırırken de hazır kalıplara yaslanmak yerine deneyimlerin çeşitliliğine odaklanmak daha doğru olacaktır. Tarihe, veriye ve ritüelin yapısına önem veren analitik bir yaklaşım da değerlidir; aile hafızasına, yas deneyimine, emeğe ve toplumsal bağlara odaklanan yaklaşım da. Üstelik bu iki yaklaşım aynı kişide birleşebilir.
Belki de aşurenin en güçlü mesajı tam burada yatıyor: Farklı malzemeler aynı kazanda birbirine karışırken kendi varlıklarını tamamen kaybetmeden ortak bir tada dönüşüyor.
Forumda asıl tartışmaya değer soru da bu olabilir:
Aşure sizin için öncelikle Kerbela'nın ve Hz. Hüseyin'in hatırlanması mı, bir yas ritüeli mi, Alevi kimliğinin kültürel bir ifadesi mi, aile hafızasının aktarımı mı, yoksa paylaşma ve dayanışma geleneği mi?
Bir başka soru da şu: Aşurenin hazırlanmasında ve dağıtılmasında kadınların veya erkeklerin üstlendiği roller sizin yaşadığınız çevrede nasıl değişiyor? Kentleşme ve genç kuşaklarla birlikte bu roller dönüşüyor mu?
Ve belki en önemlisi: Bir geleneği yaşatmak için onun geçmişteki biçimini aynen korumak mı gerekir, yoksa yeni kuşakların ona yeni anlamlar katması geleneğin devamlılığının doğal bir parçası mıdır?
Bu soruların tek bir cevabı olmayabilir. Zaten aşurenin kültürel gücü de biraz buradan geliyor: Aynı kazanın etrafında farklı insanların farklı hatıraları, inançları ve duyguları buluşabiliyor.
Kaynaklar ve Güvenilirlik Notu
1. Erdal Yıldırım, “Tunceli Yöresi Alevilerinde Muharrem Ayı’nın Önemi ve Aşure Geleneği”, Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 16/1, 2011.
2. Cenksu Üçer, “Alevîliğin Yanlış Algılanması: Muharrem Uygulamaları Örneği”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Sayı 74, 2015.
3. Zeynel Özlü, “Osmanlı Devletinde Tekkelere Bir Bakış: Aşure Geleneği”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Sayı 57, 2011.
4. Gizem Sena Keskin ve Eda Güneş, “Lokmadan Muhabbet Sofrasına: Alevi-Bektaşi Mutfak Kültürünün Ritüel ve Kimlik Bağlamında İncelenmesi”, SÜREK Alevilik-Bektaşilik ve Kültür Araştırmaları Dergisi, Sayı 5, 2025.
5. T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı, “Aşure Günü” ve Muharrem/Aşure açıklamaları.
6. Alevi Bektaşi Kültür Enstitüsü, “Muharrem ve Aşure”.
Kaynakları metin içinde eşleştirKarşılaştırmayı somut örneklerle derinleştir
Kaynakları metin içinde eşleştir
Karşılaştırmayı somut örneklerle derinleştir
Girişte tartışma davetini güçlendir