80 günde devri alemi kimin eseri ?

Baris

Yeni Üye
80 Günde Devriâlem Kimin Eseridir? Jules Verne’in Eseri Üzerinden Toplumsal Cinsiyet, Irk ve Sınıf Eşitsizlikleri

Bir romanı okurken yalnızca kahramanların nereye gittiğine, hangi maceralara atıldığına ve sonunda başarıya ulaşıp ulaşmadıklarına mı bakıyoruz? Yoksa onların yolculuklarını mümkün kılan toplumsal koşulları, karşılaştıkları engelleri ve başkalarına tanınmayan ayrıcalıkları da düşünüyor muyuz? Bence edebiyatı gerçekten anlamlı kılan sorulardan biri tam da burada başlıyor. Çünkü bazen bir macera romanı, yazıldığı dönemin toplumsal düzenini anlamak için beklediğimizden çok daha fazla ipucu sunuyor.

80 Günde Devriâlem, Fransız yazar Jules Verne tarafından yazılmış ve ilk kez 1872-1873 yıllarında tefrika edilmiş, 1873 yılında kitap olarak yayımlanmış bir romandır. Eserin özgün Fransızca adı Le Tour du monde en quatre-vingts jours şeklindedir. Romanın merkezinde, İngiliz beyefendisi Phileas Fogg'un dünyayı seksen günde dolaşabileceğine ilişkin iddiası ve bu iddiayı gerçekleştirmek için çıktığı yolculuk yer alır. Ona uşağı Jean Passepartout eşlik eder; Hindistan'da tanıştıkları Aouda da hikâyenin önemli karakterlerinden biri hâline gelir.

İlk bakışta eser, zamanla yarışan bir adamın heyecan verici macerası gibi görünür. Ancak biraz daha derine indiğimizde toplumsal sınıfın, sömürgeciliğin, ırksal hiyerarşilerin ve toplumsal cinsiyet rollerinin anlatının kuruluşunda önemli bir yere sahip olduğunu görürüz. Üstelik bu meseleleri ele almak için romanı yalnızca günümüzün değerleriyle yargılamak değil, eserin ortaya çıktığı tarihsel koşulları anlamak da gerekir.

1. Phileas Fogg’un Yolculuğu: Herkes İçin Aynı Olmayan Bir Dünya

Phileas Fogg, son derece disiplinli, soğukkanlı ve dakik bir karakterdir. Yolculuğu boyunca karşılaştığı sorunları çoğunlukla planlama, para ve kararlılıkla aşmaya çalışır. Onun için zaman, hesaplanabilen ve yönetilebilen bir kaynaktır. Fakat burada önemli bir soru ortaya çıkıyor: Her insan, Fogg gibi hayatını planlayabilecek kaynaklara sahip midir?

Fogg'un dünya turuna çıkabilmesi için ciddi miktarda parası, ulaşım araçlarına erişimi ve toplumsal konumu vardır. Başka bir ifadeyle, onun macerası yalnızca kişisel cesaretinin veya zekâsının sonucu değildir. Aynı zamanda ekonomik gücünün ve yaşadığı dönemin ulaşım olanaklarının ürünüdür.

Bugün de benzer bir durumla karşılaşıyoruz. Maddi imkânları olan bir kişi başka bir ülkeye seyahat etmek, eğitim almak veya kariyerini değiştirmek konusunda daha fazla seçeneğe sahip olabilir. Buna karşılık, ailesinin geçimini sağlamak zorunda olan, borçları bulunan ya da bulunduğu ülkeden çıkmak için gerekli belgelere erişemeyen biri aynı özgürlüğü yaşayamayabilir.

Sosyolog Pierre Bourdieu'nün sermaye kavramı bu noktada açıklayıcıdır. Bourdieu, ekonomik sermayenin yanı sıra kültürel ve sosyal sermayenin de insanların toplumsal konumlarını etkilediğini ortaya koyar. Para kadar eğitim, dil bilgisi, toplumsal ilişkiler ve belirli kurumların işleyişini bilmek de fırsatlara erişimi belirleyebilir.

Fogg'un hikâyesini bu açıdan değerlendirdiğimizde, başarının yalnızca bireysel yetenekle açıklanamayacağını görüyoruz. Aynı hedefe ulaşmak isteyen iki insanın başlangıç koşulları birbirinden çok farklı olabilir. Biri için dünyayı dolaşmak heyecan verici bir macerayken diğeri için temel ihtiyaçlarını karşılamak bile uzun bir mücadele olabilir.

Burada bireysel çabayı küçümsemek gerekmiyor. Asıl mesele, çabanın hangi koşullarda gösterildiğini hesaba katmak. Bir insanın başarısını değerlendirirken sahip olduğu imkânları, karşılaştığı engelleri ve destek mekanizmalarını da düşünmek daha adil bir yaklaşım sunar.

2. Sınıf Eşitsizliği: Efendi, Uşak ve Görünmeyen Emek

Romanın toplumsal sınıf açısından en dikkat çekici ilişkilerinden biri Phileas Fogg ile uşağı Jean Passepartout arasındadır. Fogg karar veren, hedef belirleyen ve yolculuğun temel amacını ortaya koyan kişidir. Passepartout ise onunla birlikte hareket eder, çeşitli güçlüklerin aşılmasına katkıda bulunur ve çoğu zaman pratik sorunların çözümünde önemli rol oynar.

Bu ilişkiyi yalnızca iki karakterin kişilik farklılığı olarak görmek eksik kalır. Çünkü aralarındaki bağ, efendi ile hizmetkâr arasındaki sınıfsal hiyerarşiyi de yansıtır. Fogg'un ekonomik gücü ona hareket alanı sağlarken Passepartout'nun konumu, yaptığı iş ve hizmet ilişkisi üzerinden şekillenir.

Elbette Passepartout edilgen bir karakter değildir. Mizahı, becerikliliği ve olaylara müdahale etme biçimiyle hikâyeye canlılık kazandırır. Ancak anlatının merkezindeki hedef yine Fogg'un bahsidir. Böylece bir kişinin başarısının arkasındaki emeğin nasıl görünmezleşebileceği sorusu gündeme gelir.

Günümüzde de benzer ilişkiler farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor. Bir şirketin yöneticisi başarı ödülü alırken o başarıya katkıda bulunan temizlik çalışanlarının, kuryelerin, bakım personelinin veya üretim işçilerinin adları çoğu zaman anılmıyor. Oysa bir kurumun işlemesi, yalnızca karar alan kişilerin değil, çok sayıda çalışanın emeğine bağlıdır.

Uluslararası Çalışma Örgütünün (ILO) çalışma hayatına ilişkin raporları da ücret, çalışma koşulları, sosyal koruma ve kayıt dışılık gibi meselelerin çalışanların yaşam standartları bakımından önemini ortaya koymaktadır. Özellikle güvencesiz çalışanlar, ekonomik dalgalanmalara ve iş kaybına karşı daha kırılgan bir konumda bulunabilir.

Sınıf eşitsizliğini yalnızca zengin ve yoksul arasındaki gelir farkına indirgememek gerekir. Kimin dinlenebildiği, kimin hata yapma hakkına sahip olduğu, kimin risk alabildiği ve kimin başarısızlığın maliyetini üstlendiği de bu eşitsizliğin parçalarıdır.

Fogg başarısız olursa parasını kaybetme riski taşır. Ancak ekonomik kaynakları ona hareket etme ve yeni kararlar alma imkânı verir. Geçimini günlük kazancıyla sağlayan bir işçi için aynı ölçekte risk almak çok daha zor olabilir. Çünkü onun kaybı yalnızca bir bahis veya prestij meselesi değil, ailesinin temel ihtiyaçları anlamına gelebilir.

Bu nedenle romanı sınıfsal bir bakışla okurken şu ayrımı yapmak önemlidir: Bir insanın çalışkan olması, onun toplumsal engellerden bağımsız olduğu anlamına gelmez. Adil bir toplum, bireylerden sürekli daha fazla çaba göstermelerini beklemekle yetinmez; emeğin karşılığını alabilecekleri ve güvenli bir yaşam kurabilecekleri koşulları da oluşturmaya çalışır.

3. Irk ve Sömürgecilik: Dünyayı Kimin Gözünden Görüyoruz?

Romanın yayımlandığı 19. yüzyıl, Avrupa emperyalizminin ve sömürgeci genişlemenin etkili olduğu bir dönemdir. İngiltere'nin Hindistan üzerindeki sömürge yönetimi, Avrupa merkezli ekonomik ve siyasi güç ilişkileri açısından bu dönemin temel örneklerinden biridir. Ulaşım ağlarının gelişmesi de ticaret, yönetim ve imparatorluk çıkarlarıyla yakından ilişkiliydi.

80 Günde Devriâlem, bu tarihsel bağlamdan bağımsız düşünülemez. Fogg'un yolculuğu demir yolları, buharlı gemiler ve farklı coğrafyalar arasında kurulmuş ulaşım bağlantıları sayesinde mümkün olur. Dünya, onun açısından giderek daha hızlı aşılabilen bir güzergâha dönüşür.

Ancak bir coğrafyanın ulaşım ağına dâhil edilmesi, orada yaşayan insanların eşit haklara sahip olduğu anlamına gelmez. Demir yolları ve limanlar yolculuğu kolaylaştırırken aynı zamanda ticari çıkarların, siyasi kontrolün ve sömürge yönetiminin hizmetinde de kullanılabilmiştir.

Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi'nde 2026 yılında yayımlanan Abdullah Nejat Töngür ve Ayşe Nur Sözer'in çalışması, romanı sömürgecilik sonrası eleştirel bir bakışla inceler. Araştırmacılar, Fogg'un Viktorya dönemi İngiliz beyefendisine atfedilen dakiklik, disiplin ve kararlılık gibi özelliklerle öne çıkarıldığını; Avrupalı olmayan karakterlerin ve toplumların sunuluşunda ise Avrupa merkezci ve hiyerarşik bir bakışın izlerinin görülebildiğini tartışır. DergiPark

Burada Avrupa merkezcilik kavramını açıklamak gerekiyor. Avrupa merkezci bakış, Avrupa'nın değerlerini ve deneyimlerini evrensel ölçütler gibi kabul ederken diğer toplumları bu ölçütlere göre değerlendirme eğilimidir. Böyle bir yaklaşımda Avrupalı karakterler akıl, ilerleme ve düzenle ilişkilendirilirken başka toplumlar bazen egzotik, geri kalmış veya açıklanmaya muhtaç unsurlar olarak sunulabilir.

Bu durum, romanın bütün karakterlerinin aynı biçimde temsil edildiği anlamına gelmez. Eserin farklı bölümlerinde başka toplumların insanları da önemli roller üstlenir. Ancak kimin bakış açısının anlatının merkezinde bulunduğu ve kimin deneyiminin daha ayrıntılı aktarıldığı soruları yine de önemlidir.

Örneğin Hindistan'daki olaylar sırasında Fogg ve Passepartout, yerel koşulların etkisiyle planlarını değiştirmek zorunda kalır. Bu sahneler, kahramanların dünyanın her yerinde aynı ölçüde kontrol sahibi olmadıklarını gösterir. Bununla birlikte, yerel toplumların kendi tarihsel ve siyasi deneyimlerinden ziyade Avrupalı yolcuların macerasının bir parçası olarak sunulması da eleştirel biçimde değerlendirilebilir.

Irkçılık yalnızca bir kişiye açıkça hakaret etmek veya onu dışlamak değildir. Bazı grupların daha yetenekli, güvenilir, medeni ya da yönetmeye layık kabul edilmesi; diğerlerinin ise daha az değerli görülmesi de ırksal hiyerarşilerle ilişkili olabilir. Bu tür düşünceler, bireysel önyargıların ötesine geçerek eğitim, istihdam, temsil ve siyasi karar alma gibi alanlara yerleşebilir.

Bugün bu konuyu tartışırken de benzer sorular sormak gerekiyor: Göçmenlerin başarı hikâyelerini anlatırken onların kişisel çabalarına odaklanıp maruz kaldıkları ayrımcılığı göz ardı ediyor muyuz? Bir insanın aksanını, ten rengini veya geldiği ülkeyi onun yetenekleri hakkında bir ölçüt gibi kullanıyor muyuz?

Irk ve sınıf çoğu zaman birbirinden bağımsız işlemez. Bir kişi etnik kökeni nedeniyle ayrımcılığa uğrarken aynı zamanda düşük ücretli işlerde yoğunlaşma, barınma güçlüğü veya eğitim fırsatlarına erişememe gibi sorunlarla karşılaşabilir. Bu nedenle eşitsizliği anlamak için yalnızca bireysel tutumlara değil, kurumların ve toplumsal yapıların işleyişine de bakmak gerekir.

4. Toplumsal Cinsiyet: Aouda'nın Hikâyesi ve Kadınların Hareket Alanı

Romanın toplumsal cinsiyet açısından incelenmesi gereken karakterlerinden biri Aouda'dır. Aouda, Hindistan'da karşılaştıkları tehlikeli bir durumdan Fogg ve Passepartout'nun yardımıyla kurtarılan genç bir kadındır. Onun hikâyesi, kadınların kendi yaşamları üzerindeki karar verme hakları ve toplum tarafından kendilerine biçilen roller üzerine düşünmemizi sağlar.

Aouda'nın içinde bulunduğu koşullar, bireysel tercihler ile toplumsal normlar arasındaki çatışmayı görünür kılar. Kadınların nasıl davranması gerektiğine ilişkin beklentiler, tarih boyunca aile, gelenek, dinî yorumlar ve hukuk gibi farklı kurumlar aracılığıyla şekillenmiştir. Bu beklentiler kimi zaman kadınların eğitim, çalışma, seyahat ve evlilik konusundaki seçeneklerini sınırlandırmıştır.

Aouda'nın kurtarılma sahnesinde iki farklı yön bulunur. Bir yandan tehlike altındaki bir insanın hayatının korunması, dayanışmanın ve insani sorumluluğun önemini gösterir. Diğer yandan olayın bir kurtarma anlatısı biçiminde kurulması, kadın karakterin kendi hikâyesinde ne ölçüde söz sahibi olduğu sorusunu gündeme getirir.

Bir kadının hayatının tehlikede olması ve başkalarının yardımına ihtiyaç duyması, onun iradesinin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Burada asıl mesele, yardım eden kişinin iyi niyetli olup olmamasından daha geniştir: Yardım edilen kişinin kendi istekleri, kararları ve geleceği ne kadar dikkate alınmaktadır?

Günümüzde de kadınların yaşadığı sorunları değerlendirirken bu ayrım önemlidir. Örneğin bir kadın adına karar vermek, onun iyiliğini düşündüğünü söyleyen bir aile üyesinin gözünde koruyucu bir davranış olabilir. Ancak aynı davranış, kadının eğitimine, meslek seçimine veya evlilik kararına müdahale ediyorsa özerkliğini sınırlayabilir.

Kadınların deneyimleri de birbirinin aynısı değildir. Ekonomik bağımsızlığı olan bir kadınla ailesine maddi açıdan bağımlı olan bir kadının seçenekleri farklı olabilir. Engelli bir kadının kamusal alanda karşılaştığı engeller, başka kadınların deneyimlerinden ayrılabilir. Göçmen kadınlar, dil engeli, güvencesiz çalışma ve hukuki belirsizlik gibi ek güçlüklerle karşılaşabilir.

Dünya genelinde kadınların ücretsiz bakım ve ev işleri için harcadıkları zaman da toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin önemli bir boyutudur. ILO'nun Care Work and Care Jobs for the Future of Decent Work başlıklı 2018 tarihli raporu, ücretsiz bakım emeğinin kadınlar üzerinde orantısız biçimde yoğunlaştığını ve bunun ücretli istihdama katılım ile ekonomik fırsatları etkilediğini ortaya koyar.

Bu durum, kadınların neden bazen erkeklerle aynı çalışma koşullarına sahip olsalar bile farklı sonuçlarla karşılaşabildiğini anlamamıza yardımcı olur. İşten sonra çocuk bakımıyla, yaşlı bir aile üyesinin ihtiyaçlarıyla ve ev işleriyle ilgilenmek zorunda kalan bir kişinin dinlenmeye, mesleki gelişime veya kişisel hedeflerine ayırabileceği zaman azalabilir.

Bununla birlikte, bütün kadınların aynı deneyimleri yaşadığını veya bütün erkeklerin bu sorumluluklardan uzak durduğunu söylemek doğru değildir. Bakım yükünü paylaşan erkekler, toplumsal cinsiyet kalıplarına karşı çıkan aileler ve farklı yaşam biçimleri bu tablonun içinde yer alır. Önemli olan, bireyleri cinsiyetlerine göre sınıflandırmak yerine sorumlulukların ve fırsatların nasıl dağıtıldığını incelemektir.

5. Erkeklik Normları, Duygular ve Çözüm Odaklılık

Phileas Fogg'un soğukkanlılığı ve sorunlar karşısında kararlı davranması, geleneksel erkeklik idealleriyle ilişkilendirilebilir. Özellikle 19. yüzyılın toplumsal anlayışında erkeğin güçlü, kontrollü, bağımsız ve ailesini geçindiren kişi olması yönündeki beklentiler önemliydi.

Bu özelliklerin her erkekte bulunduğunu söylemek elbette mümkün değildir. Ayrıca planlı ve çözüm odaklı davranmak yalnızca erkeklere özgü bir yetenek değildir. Kadınlar da kriz anlarında son derece analitik ve kararlı olabilir; erkekler de korku, üzüntü ve belirsizlik karşısında desteğe ihtiyaç duyabilir.

Burada tartışılması gereken şey, bireysel özelliklerden ziyade toplumsal beklentilerdir. Bir erkek çocuk sürekli güçlü olması, ağlamaması ve sorunlarını tek başına çözmesi gerektiği düşüncesiyle yetiştirildiğinde duygularını ifade etmekte zorlanabilir. Yetişkinlikte bu durum, yardım istemekten kaçınmasına veya sorunlarını paylaşmak yerine içine atmasına yol açabilir.

Diğer taraftan çözüm odaklılık, toplumsal sorunlarla mücadelede önemli bir avantaj sağlayabilir. Örneğin iş yerinde ücret eşitsizliği fark edildiğinde yalnızca sorunun varlığını kabul etmek yeterli değildir. Ücret politikalarının şeffaflaştırılması, terfi ölçütlerinin açıkça belirlenmesi ve ayrımcılık şikâyetlerinin güvenli biçimde incelenmesi gibi adımlar atılabilir.

Ancak çözüm üretmek, sorunun kaynağını dinlemeden başkaları adına karar vermek anlamına gelmemelidir. Kadınların veya ayrımcılığa uğrayan diğer grupların deneyimleri dikkate alınmadan geliştirilen bir politika, iyi niyetli olsa bile gerçek ihtiyaca karşılık vermeyebilir.

Bu nedenle empati ile çözüm odaklılığı birbirinin karşıtı olarak görmemek gerekir. Empati, sorunun kimleri ve nasıl etkilediğini anlamamızı sağlar; çözüm odaklılık ise bu anlayışı uygulanabilir adımlara dönüştürür. Kalıcı değişim için ikisine de ihtiyaç vardır.

6. Kesişimsellik: Toplumsal Eşitsizlikler Birbirinden Bağımsız Değildir

Toplumsal cinsiyet, ırk ve sınıfı ayrı ayrı incelemek faydalıdır; ancak gerçek hayatta bu kategoriler çoğu zaman iç içe geçer. Bu durumu açıklayan kavramlardan biri kesişimselliktir.

Hukukçu ve akademisyen Kimberlé Crenshaw, 1989 yılında yayımladığı Demarginalizing the Intersection of Race and Sex başlıklı çalışmasında, siyah kadınların yaşadığı ayrımcılığın yalnızca ırk veya yalnızca cinsiyet üzerinden ele alınmasının yetersiz kalabileceğini göstermiştir. Çünkü bazı deneyimler, bu iki eşitsizlik biçiminin kesiştiği noktada ortaya çıkar.

Bu yaklaşımı 80 Günde Devriâlem'e uyguladığımızda şu soruyu sorabiliriz: Aouda'nın deneyimini yalnızca kadın olması üzerinden açıklamak yeterli midir? Hayır. Onun içinde bulunduğu coğrafya, dönemin sömürgeci ilişkileri, ekonomik kaynaklara erişimi ve toplumsal konumu da değerlendirilmelidir.

Benzer biçimde, ekonomik açıdan varlıklı bir kadınla düşük ücretle çalışan bir kadının karşılaştığı engeller aynı olmayabilir. Her ikisi de cinsiyet temelli ayrımcılığa maruz kalabilir; ancak gelir, eğitim, sosyal çevre ve hukuki destek bakımından sahip oldukları imkânlar farklı olabilir.

Aynı durum erkekler için de geçerlidir. Ekonomik gücü yüksek bir erkekle işsiz ve sosyal güvencesiz bir erkeğin toplumdaki hareket alanı aynı değildir. Bir erkek, cinsiyeti nedeniyle bazı avantajlardan yararlanırken sınıfsal konumu nedeniyle ciddi güçlükler yaşayabilir.

Dolayısıyla toplumsal eşitsizlikleri anlamak için tek bir kimlik özelliğine odaklanmak yerine insanların farklı koşullarının nasıl etkileştiğine bakmak gerekir. Bu yaklaşım, mağduriyetleri yarıştırmadan farklı deneyimleri anlamamıza ve daha kapsayıcı çözümler geliştirmemize yardımcı olur.

7. Edebiyatın Toplumsal Değişimdeki Rolü

Bir macera romanını toplumsal eşitsizlikler açısından incelemek, eserin edebî değerini azaltmaz. Aksine, karakterlerin davranışlarını ve olayların arka planını daha kapsamlı anlamamızı sağlar.

Jonathan H. Grossman'ın 2013 yılında History and Technology dergisinde yayımlanan çalışması, romandaki ulaşım sistemini yalnızca teknik bir gelişme olarak değil, 19. yüzyılda insanların zaman ve mekân algısını değiştiren bir yapı olarak değerlendirir. Araştırmaya göre ulaşım ağları, birbirinden uzak yerlerdeki insanları ortak bir hareket sistemi içinde buluştururken bu hareketliliğin nasıl deneyimlendiğini de biçimlendirir. Tandfonline

Bu yorum, Fogg'un yolculuğunu yalnızca kişisel bir başarı hikâyesi olarak görmememiz gerektiğini hatırlatır. Onun hareket özgürlüğü, ulaşım altyapısı ve ekonomik kaynaklarıyla yakından bağlantılıdır. Aynı zamanda romanın başka karakterleri, bu hareketliliğin sunduğu olanaklardan farklı biçimlerde yararlanır.

Edebiyatın gücü de burada ortaya çıkar: Okur, bir karakterin başarısını takdir ederken aynı zamanda o başarının toplumsal koşullarını sorgulayabilir. Bir karakteri sevmek, onun temsil ettiği toplumsal düzenin bütün yönlerini onaylamak zorunda olduğumuz anlamına gelmez.

Bu yazıdaki değerlendirmeler kişisel bir yaşanmışlık iddiasına değil, romanın karakterleri ve tarihsel bağlamı üzerine eleştirel okumaya dayanmaktadır. Böyle bir ayrımın önemli olduğunu düşünüyorum; çünkü kişisel deneyimler toplumsal sorunları görünür kılabilir, fakat daha geniş iddiaların metinler ve güvenilir araştırmalarla desteklenmesi gerekir.

8. Daha Eşitlikçi Bir Toplum İçin Neler Yapılabilir?

Romanın ortaya koyduğu soruları günümüzle ilişkilendirdiğimizde çözümün yalnızca bireysel iyi niyete bırakılamayacağını görüyoruz. Toplumsal eşitsizlikleri azaltmak için hem kişisel davranışların hem de kurumların değişmesi gerekir.

- Eğitimde: Çocuklara farklı kültürleri ve toplumsal grupları kalıplaşmış yargılar üzerinden değil, tarihsel ve kültürel çeşitlilik içinde tanıtmak önemlidir.

- İş hayatında: Ücret, terfi ve işe alım süreçlerinde şeffaflık sağlanmalı; ayrımcılık iddiaları etkili biçimde incelenmelidir.

- Bakım sorumluluklarında: Çocuk, yaşlı ve engelli bakımının yalnızca kadınların görevi olduğu düşüncesi sorgulanmalı; erkeklerin de eşit sorumluluk üstlenmesini destekleyen politikalar geliştirilmelidir.

- Temsilde: Farklı sınıflardan, etnik kökenlerden ve toplumsal cinsiyet deneyimlerinden gelen insanların kendi hikâyelerini anlatabilmelerine alan açılmalıdır.

- Gündelik ilişkilerde: İnsanları dış görünüşlerine, mesleklerine, cinsiyetlerine veya ekonomik durumlarına göre değerlendirmek yerine onların bireysel deneyimlerini dinlemeye çalışmalıyız.

Bunlar bir gecede bütün eşitsizlikleri ortadan kaldırmaz. Ancak sorunları yalnızca bireylerin karakterine bağlamak yerine yapısal koşulları değiştirmeye yönelmek, daha kalıcı sonuçlar elde etme olasılığını artırır.

Sonuç: Fogg'un Yolculuğundan Kendi Toplumumuza

80 Günde Devriâlem, Jules Verne'in dünya edebiyatına kazandırdığı önemli macera romanlarından biridir. Phileas Fogg'un seksen günde dünyayı dolaşma iddiası, ilk bakışta insan iradesinin, planlamanın ve kararlılığın bir göstergesi olarak okunabilir. Ancak toplumsal cinsiyet, ırk ve sınıf perspektifleriyle incelendiğinde hikâyenin çok daha geniş bir anlam dünyası ortaya çıkar.

Fogg'un ekonomik gücü ve hareket özgürlüğü, Passepartout'nun emeği, Aouda'nın yaşadığı toplumsal kısıtlamalar ve romanın sömürgecilik dönemine ait bakış açısı, bireysel maceraların toplumsal yapılardan bağımsız olmadığını gösterir.

Bence burada çıkarılabilecek en önemli sonuç, herkesten aynı koşullarda aynı başarıyı beklemenin adil olmadığıdır. İnsanların yetenekleri kadar fırsatlara erişimleri de önemlidir. Eşitlik, herkese aynı şeyi sunmaktan ibaret değildir; insanların karşılaştıkları farklı engelleri fark ederek daha adil koşullar oluşturmayı da gerektirir.

Üstelik bu tartışma kadınları yalnızca mağdur, erkekleri yalnızca çözüm üreten kişiler olarak konumlandırmayı gerektirmez. Kadınların deneyimlerini dinlemek, erkeklerin değişime katılmasını desteklemek ve farklı toplumsal grupların katkılarını birlikte değerlendirmek daha kapsayıcı bir yaklaşım sunar.

Forum Tartışması İçin Sorular

1. Sizce Phileas Fogg'un başarısı daha çok kişisel disiplininin mi, yoksa ekonomik ve toplumsal ayrıcalıklarının mı sonucudur?

2. Passepartout'nun emeği, Fogg'un başarısı kadar görünür olsaydı romanın ana mesajı değişir miydi?

3. Aouda'nın hikâyesinde koruyuculuk ile bir kadının kendi kararlarını verme hakkı arasındaki sınır sizce nerede başlıyor?

4. Günümüzde ırk, sınıf ve toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri hangi alanlarda daha belirgin biçimde karşımıza çıkıyor?

5. Toplumsal sorunlara çözüm üretirken empati ve analitik düşünce nasıl birlikte kullanılabilir?

6. Bir insanın başarısını değerlendirirken başlangıç koşullarını ne ölçüde hesaba katmalıyız?

Kaynakça

1. Verne, Jules. Le Tour du monde en quatre-vingts jours (1873). Eserin özgün metni ve bibliyografik bilgileri:

Project Gutenberg – Fransızca metin

.

2. Töngür, Abdullah Nejat ve Ayşe Nur Sözer (2026). “A Re-reading of Jules Verne’s 'Around the World in Eighty Days' with Postcolonial Lenses.” Hacettepe University Journal of Faculty of Letters, 43(1).

Akademik makale

.

3. Grossman, Jonathan H. (2013). “The character of a global transport infrastructure: Jules Verne’s Around the World in Eighty Days.” History and Technology, 29(3), 247–261.

DOI bağlantısı

.

4. Bourdieu, Pierre (1986). “The Forms of Capital.” J. G. Richardson (Ed.), Handbook of Theory and Research for the Sociology of Education, s. 241–258.

5. Crenshaw, Kimberlé (1989). “Demarginalizing the Intersection of Race and Sex.” University of Chicago Legal Forum, 1989(1), 139–167.

6. International Labour Organization (2018). Care Work and Care Jobs for the Future of Decent Work.

ILO yayın sayfası

.
 
Üst